“GELECEK, BİLİM VE TEKNOLOJİ EKSENİNDE BİLGİYİ GÜCE DÖNÜŞTÜRENLERLE ŞEKİLLENECEK”

Dijital teknolojilerle beslenen bilimsel çalışmaları, buluşları ve yüksek kalitedeki üretimiyle milyonlarca insanın hayatına dokunan Sanofi, “Bilimin mucizelerinin peşindeyiz” mottosuyla küresel yolculuğu nu daha sağlıklı ve umut dolu bir gelecek yaratmak için başarıyla sürdürüyor. “İyileşen her hayat, hayalleri gerçeğe dönüştürecek yeni bir potansiyelin anahtarı” diyerek teknolojinin sağlık alanındaki dönüştürücü gücüne öncülük eden şirket, sağlıkta gerçek ihtiyaca cevap veren, ölçeklenebilir çözümleri destekliyor. Yapay zekayı insan aklını güçlendiren bir sistem olarak konumlandırdıklarını vurgulayan Sanofi Avrasya Bölge Başkanı ve İlaç Genel Müdürü Cem Öztürk, teknolojinin insan sağlığına dokunduğu ölçüde anlam kazandığı görüşünde. Şirketini bilimin gücünü dijital teknolojilerle buluşturan yeni nesil bir biyofarma oyuncusu olarak tanımlayan Öztürk, Türkiye’nin sağlık ve inovasyon merkezi olma yolculuğunu desteklediklerini belirtiyor. Business Türkiye okuyucuları için sorularımızı yanıtlayan Cem Öztürk, küresel biyofarma vizyonlarını aktarırken molekül keşfinden klinik araştırmalara uzanan süreçleri ve sağlık sistemindeki dönüşüme dair değerlendirmelerini paylaşıyor.

Sanofi’nin yapay zekayı en iyi kullanan şirket olma hedefi doğrultusunda attığı adımları öğrenebilir miyiz? Bu bağlamda, nasıl bir kültürel ve teknolojik dönüşüm gerçekleştiriyorsunuz?

Sanofi olarak yapay zekayı yalnızca bir teknoloji yatırımı olarak değil, bilimi hızlandıran, karar kalitesini yükselten ve hasta odaklılığı daha ileri taşıyan stratejik bir yetkinlik olarak görüyoruz. Sağlık sektörü artık sadece ürünlerle değil, veriyi anlamlandırma, karmaşık bilimsel soruları daha hızlı çözme ve bu yetkinliği ölçekleyebilme kapasitesiyle yeniden tanımlanıyor. Biz de yapay zekayı tam bu nedenle geleceğin değil, bugünün dönüştürücü gücü olarak ele alıyoruz.

Bu yaklaşımın somut örneklerinden biri, Aily Labs iş birliğiyle geliştirdiğimiz Plai uygulaması. Farklı veri kaynaklarını tek bir platformda buluşturarak ekiplerimize gerçek zamanlı içgörü sağlıyor; daha çevik, doğru ve güçlü karar mekanizmaları kurmamıza destek oluyor.

Ancak böylesine derin bir dönüşümde belirleyici unsur teknoloji tek başına değil. Asıl farkı yaratan, kurumun bu teknolojiyi nasıl benimsediği. Yapay zekanın gerçek değer üretmesi için çalışanların ona güvenmesi, onu doğru sorularla kullanması ve teknolojiyle birlikte düşünebilmesi gerekiyor. Bu nedenle biz dönüşümü yalnızca dijitalleşme değil, aynı zamanda bir kültür ve yetkinlik dönüşümü olarak yönetiyoruz. Yapay zekayı insanın yerine geçen bir sistem olarak değil, insan aklını güçlendiren bir yapı olarak konumluyoruz.

Üstelik bu dönüşümün çok önemli bir insani boyutu da var. Teknoloji yalnızca hız ve verimlilik üretmek için değil, sağlıkta erişimi ve eşitliği güçlendirmek için de anlamlı. Dünyada hala milyarlarca insan temel sağlık hizmetlerine tam olarak ulaşamıyor. Bu tablo bize çok net bir sorumluluk yüklüyor: Bilimsel ilerleme, gerçek etkisini ancak daha fazla insana ulaştığın da gösterir.

Bizim için teknolojinin gerçek değeri de tam burada başlıyor. İnsan sağlığına somut, adil ve sürdürülebilir katkı sunduğu yerde.

Veri ve yapay zeka sayesinde köklü bir dönüşüm yaşayan biyofarma endüstrisinin geldiği noktaya dair ne düşünüyorsunuz? Bu dönüşüm, ilaç geliştirme süreçlerini en radikal biçimde hangi aşamada değiştiriyor?

Biyofarma endüstrisi bugün veri ve yapay zeka sayesinde tarihinin en köklü dönüşümlerinden birini yaşıyor. Bu dönüşümün en radikal etkisi ise ilaç keşfi ve erken geliştirme aşamalarında görülüyor. Geleneksel modelde 10–15 yılı bulan ve milyarlarca dolarlık yatırım gerektiren süreçler, bugün yapay zeka sayesinde olağanüstü bir hız kazanmasının yanı sıra daha ön görülebilir ve isabetli hale geliyor. Moleküler tasarımın optimize edilmesi, potansiyel yan etkilerin daha erken aşamada öngörülmesi ve doğru hasta popülasyonlarının en başta belirlenmesi bu dönüşümün en somut çıktıları arasında yer alıyor.

İlaç geliştirme süreçlerine baktığınızda, ortalama bir ilacın geliştirilmesinin yaklaşık 7 milyar euroya mal olduğunu, bazı durumlarda bu maliyetin 20 milyar euro seviyelerine kadar çıkabildiğini görüyoruz. Üstelik tüm bu yatırım, klinik süreçlerin en ileri aşamasında karşılaşılan bir yan etki ya da beklenen etkinin görülmemesi nedeniyle tamamen ortadan kalkabiliyor. İşte tam bu noktada yapay zeka ve veri analitiği daha erken ve doğru kararlar alabilmemizi sağlayarak, bu yüksek riskli süreci daha öngörülebilir hale getirme potansiyeli taşıyor.

Sanofi olarak değerlendirmek gerekirse, bugün küçük moleküllerimizin yaklaşık yüzde 70’i yapay zeka destekli platformlar üzerinden keşfediliyor. Bu, geçmişte yüz binlerce molekülü laboratuvar ortamında tek tek test etmeyi gerektiren süreçlerin artık dijital ortamda, saniyeler içinde ön değerlendirmeden geçebildiği anlamına geliyor. Küçük moleküllerin büyük bölümü yapay zeka destekli platformlarla keşfedilirken, milyarlarca bileşik dijital ortamda hızla taranıyor ve en yüksek potansiyele sahip adaylar belirleniyor. Yapay zeka modelleri, milyarlarca kimyasal bileşiği tarayarak belirli bir biyolojik hedefe bağlanma olasılığı en yüksek olanları seçiyor. Simülasyonlar sayesinde moleküllerin vücut içindeki davranışı önceden öngörülebiliyor. Bu da laboratuvarda test edilmesi gereken aday sayısını dramatik şekilde azaltıyor. Üstelik bu sistemler artık sadece analiz yapmakla kalmayıp sıfır dan yeni moleküller tasarlayarak bilimsel keşif sürecinde aktif rol üstleniyor. Dolayısıyla, burada asıl değişim hızla birlikte karar kalitesinde yaşanıyor. Yapay zeka, araştırmacıların milyonlarca olasılık arasından en doğru hipotezlere odaklanmasını sağlıyor. Böylece deneme-yanılma yaklaşımının yerini veri destekli, daha hedefli ve verimli bir keşif süreci alıyor. Aynı zamanda dijital ikiz teknolojileri ve veri temelli klinik modeller araştırma süreçlerini yalnızca hızlandırmakla kalmıyor, deneyin doğasını da değiştiriyor. Klinik kararların bir kısmı artık fiziksel ortamdan önce dijital simülasyonlarla test edilebiliyor. Bu da bilimsel yaklaşımı lineer bir süreçten çıkarıp, sürekli öğrenen ve kendini güncelleyen bir modele dönüştürüyor.

Sanofi, güçlü bir biyofarma oyuncusu olarak yaşanan bu dönüşüm tablosunda nasıl konumlanıyor ve hedeflerini nasıl belirliyor? Sanofi’nin küresel biyofarma vizyonu ve dönüşüm stratejisini anlatır mısınız?

Sanofi olarak kendimizi, güçlü bilimsel mirasını ileri teknoloji ve dijital yetkinliklerle birleştiren yeni nesil bir biyofarma şirketi olarak konumluyoruz. Her yıl ciromuzun yaklaşık yüzde 20’sini bu bağlamda araştırma ve geliştirme giderlerine ayırıyoruz. Ancak hedefimiz yalnızca yeni tedaviler geliştirmek değil, bunu daha hızlı, isabetli ve erişilebilir bir modelle gerçekleştirmek. Bu vizyonu üç temel eksen üzerinde şekillendiriyoruz: Bilimsel keşfi hızlandıran inovasyon, sağlık sistemlerini daha bağlantılı hale getiren dijital çözümler ve yapay zeka destekli karar mekanizmaları. Artık biyofarmada başarı sadece güçlü Ar-Ge yapmakla değil, doğru bilimi doğru zamanda tanımak, doğru ortaklıkları kurmak ve bu yeniliği küresel hasta faydasına dönüştürmekle mümkün. Bugün yeni bilimsel atılımların önemli bir kısmı daha çevik biyoteknoloji şirketlerinden ve startup ekosisteminden geliyor. Büyük pharma’nın rolü ise bu yeniliği görmek, onu doğru zamanda sisteme almak, geliştirmek, ölçeklemek ve hastaya ulaştırmak. Ben geleceğin sağlık inovasyonunun tam da bu iki dünyanın birlikte çalıştığı yerde şekilleneceğine inanıyorum. Sanofi’nin güçlü yanlarından biri de burada ortaya çıkıyor. Tarihsel olarak birleşmeler, stratejik ortaklıklar ve satın almalarla büyümüş bir şirketiz. Bu geçmiş bize yalnızca ölçek değil, aynı zamanda değişimi okuma, yeni bilimsel değerleri erken fark etme ve onları sistemin içine etkili şekilde entegre etme refleksi kazandırıyor.

Büyük pharma şirketleriyle startuplar, biyoteknoloji şirketleri ve teknoloji firmaları arasındaki iş birlikleri bugün neden bu kadar kritik? Sanofi bu ekosistemde nasıl bir rol oynuyor?

İnovasyon artık doğrusal bir süreç değil, çok aktörlü bir ekosistemin ortak üretimi. Biyofarma gibi bilimsel karmaşıklığın yüksek olduğu bir sektörde hiçbir kurum tüm yeniliği tek başına üretemez. Startuplar hız ve cesaret, biyoteknoloji şirketleri uzmanlık, büyük ilaç şirketleri ise küresel erişim ve ölçek gücü sağlıyor. Asıl değer, bu unsurların birleştiği noktada doğuyor.

Sanofi olarak iş birliklerini tamamlayıcı bir unsur değil, stratejik bir zorunluluk görüyoruz. Provention Bio, Inhibrx, Vigil Neuroscience ve Blueprint Medicines gibi adımlarımız bu vizyonun birer parçası. Özellikle Blueprint örneğinde olduğu gibi, sadece bir varlığı portföye eklemiyor; bilimsel derinliği ve inovasyon kapasitesini sistemimize dahil ediyoruz. Rolümüz net: Yeniliği erken aşamada tanımak, doğru bilimsel değeri seçmek ve bunu dünya ölçeğinde hasta faydasına dönüştürmek. Bilimin mucizelerini ortak akılla, birlikte büyütüyoruz.

Bugün dünyada yeni molekül keşfi sadece sağlık penceresinden değil, ekonomik bağımsızlık, katma değerli üretim ve jeopolitik güç unsuru olarak da ele alınıyor. Bu bağlamda, molekül keşfinden klinik araştırmalara kadar yeni dönem bilgilerini sizden alabilir miyiz? Ülkemiz açısından değerlendirmeleriniz neler?

Günümüzde molekül keşfinden klinik araştırmalara uzanan süreç yalnızca sağlık alanıyla sınırlı kalmayıp, ülkelerin bilimsel kapasitesini, ekonomik gücünü ve küresel rekabetçiliğini doğrudan etkileyen stratejik bir alana dönüştü. İlaç sektörünün en büyük değeri bilgidir ve bu bilgi, klinik araştırmalar, bilimsel iş birlikleri ve inovasyon yatırımlarıyla somut bir güce dönüşür. Türkiye açısından bakıldığında, klinik araştırmalar çok boyutlu bir değer yaratıyor. Bir yandan hastaların yenilikçi tedavilere erken erişimini mümkün kılarken, diğer yandan sağlık profesyonellerinin bilimsel gelişimine katkı sağlıyor, uluslararası iş birliklerini güçlendiriyor ve ülke ekonomisine doğrudan katkı sunuyor. Son yıllarda küresel klinik araştırmalardaki konumu muzun güçlenmesi ve artan yatırım hacmi, Türkiye’nin bu alandaki potansiyelinin giderek daha fazla hayata geçtiğini gösteriyor.

Önümüzdeki dönemde başarıyı belirleyecek en önemli unsurlar; nitelikli insan kaynağı, güçlü araştırma altyapısı ve uluslararası standartlarda iş birlikleri olacak. Biz de özellikle nadir hastalıklar, aşılar ve immünoloji gibi alanlarda yürüttüğümüz çalışmalarla hem bilimsel üretime katkı sağlıyor hem de Türkiye’nin bölgesel bir sağlık ve inovasyon merkezi olma yolculuğunu destekliyoruz.

Değerli okuyucumuz,

Bu haberin detayını Business Türkiye dergisinde bulabilirsiniz.