NEYİ ÖLÇÜYORSAN ONA DÖNÜŞÜYORSUN

İnsan hayatını değiştirmeye meyletmişse, ölçüleri yok ayarak başlamak anlamlı olur. Çünkü neyi ölçüyorsan, ona dönüşüyorsun. Çağdaş yaşamda gezegenle uyumsuz bir hayat yaşamamızın sebebi bilgisizlik değil. Hepimiz neyin yanlış olduğunu biliyoruz. Ama yanlış cetvellerle ölçmeye devam ediyoruz. Daha çok tüketmeyi “ilerleme”, daha hızlı yaşamayı “verimlilik”, daha görünür olmayı “var olmak” sanıyoruz. O yüzden başlangıç noktası şu soru olsa iyi olur: “Ben neyi doğru sanıyorum?” Gezegenle uyum dediğimiz, doğaya dönmek değil. Önce yanlış olanı normalleştiren zihinden çıkmak. Daha az tüketmek bir sonuç. Daha yavaş yaşamak bir sonuç. Daha sade bir hayat kurmak bir sonuç. Sebep ne? Bence ölçüsüz yaşamak.

HIZDAN ANLAMA YOLCULUK

Bugünün başarı tanımı sonuç odaklı ve sadece sayılarla ölçülüyor: Kaç kilo, kaç karat, kaç takipçi… Etik dediğiniz ise süreç odaklı. Sonuca bakarak alkışlanan birçok şey sürece bakıldığında savunulamaz. Sade, yüksüz, bagajsız, yalın bir hayat vizyonu olan, Uruguay’ın efsanevi eski baş kanı Jose Mujica’nın meşhur bir konuşması var: “Bir şeyi satın aldığında ödemeyi parayla değil, o parayı kazanmak için yaşamından harcadığın zamanla yapıyorsun. Başarıyı kazanmak için harcadığımız değerlere de böyle bakalım.” Başarıyı merkeze koyduğumuzda anlamı kenara itiyoruz. Kazandıkça çoğaldığımızı sanıyoruz ama çoğu zaman sadece hızlanıyoruz. Bugün her işin, her mailin “acil”, her kararın “hayati” olduğu kolektif bir histerinin tam ortasındayız. Ama durup rasyonel bir gözle baktığımızda aslında hiçbir yere yetişmiyoruz. Sadece olduğumuz yerde, bir koşu bandının üzerindeyiz. Başarıyı merkeze koyan dünya “hız fetişizmi”ni sever. Ruhumuzu nefes nefese bırakan sahte aciliyetler üretir. Bir tekerleğin içinde sürekli koşan ama hiçbir yere varamayan farenin o beyhude çabasına modern yaşam demeye başladık. Yönsüz bir hızın başarıyla karıştırıldığı bir garip çağdayız. Asıl kaçırdığımız şu: Neye rağmen başarılı olduğumuz.

Modern hayat bize hız, karşılaştırma ve sürekli performans dayatıyor. Bu üçü birleşince insan kendini ölçmeyi bırakıp başkalarıyla ölçmeye başlıyor. Orada kopuş başlıyor. Nietzsche şöyle diyor: “Doğayla baş başayken kendimizi öylesine rahat ve keyifli duymamızın nedeni, doğanın bizim hakkımızda bir görüşü olmayışı.” Doğanın bizim hakkımızda bir görüşü yok. Bizden bir talebi de yok. Onu görmezden gelsek de incitsek de kirletsek de kaynaklarını ziyan etsek de varını yoğunu cömertçe sunmaya devam ediyor bize. Doğa insan kadar vahşi değil. Doğa insan kadar sahte değil. Doğa insan kadar öngörülmez değil. İnsanın kalbi var, doğanın yok. Doğa insan kadar kalpsiz değil.

DENGEYİ KORUMAK

Ben de dengemin sıkça bozulduğunu kabul ediyorum. Dengeyi çoğu zaman koruyamıyorum. Dengemi bozanları gözlemlemeye, dengesizliğin anlamını kavramaya çalışıyorum. Yıllar önce okuduğum Ichiro Kishimi ve Fumitake Koga tarafından yazılmış The Courage To Be Disliked (“Beğenilmeme Cesareti” olarak Türkçe’ye çevrilse daha iyi olurdu ama kitap “Kendinle Savaşma Sanatı” şeklinde dilimize kazandırıldı) kitabından öğrendiklerimi sık ziyaret ediyorum. Bu kitapta yazarlar yaşamdaki tüm sorunların temelinin kişilerarası ilişkiler olduğunu söyler ve separation of tasks (görevlerin ayrılığı) kavramından bahseder. Buna göre, diğerlerinin görevlerine müdahale etmek ve üstlenmek yaşamı bir yük haline getirir. Zor bir yaşamı olanlar “Bu çizgiden itibaren bu benim görevim değil” sınırını öğrenmeli. Hayatı basitleştirmenin ilk adımı bu. Dengemizi sık bozanın başkaları tarafından beğenilme arzusu olduğunu sanıyorum. Bu kitaptan ve kendi yaşantımdan şunu öğrendim: Mutlu olmak cesareti, beğenilmemek cesaretini de içerir. Diğerleri tarafından takdir edilmeye ihtiyacımız yok. Bu, ödül-ceza eğitiminin etkisiyle arayışta olduğumuz bir hal. Oysa diğerlerinin beklentilerini karşılamak için yaşamıyoruz.

Değerli okuyucumuz,

Bu haberin detayını Business Türkiye dergisinde bulabilirsiniz.