“GASTRODİPLOMASİ VE ŞEHİRLERİN KENDİNİ DÜNYAYA ANLATMA MÜCADELESİ”
5-7 Haziran tarihleri arasında Çeşme Altın Yunus Hotel’de düzenlenen, gastronominin sinemayla, sanatın ise kültürel diplomasiyle harmanlandığı muhteşem bir uluslararası festivali geride bıraktık. Sinema dünyasından, mutfak kültüründen ve akademiden Prof. Dr. Serdar Öztürk, Levon Bağış, Pelin Batu, Derya Bigalı, Ebru Erke, Eylem Kaftan, Zafer Yenal, Ercan Kesal ve Ümit Önal gibi birbirinden değerli isimlerin katılımıyla zenginleşen bu 3 günlük buluşmada ben de filmlerin ön değerlendirme jürisi olarak yer almanın ve bu sanatsal heyecanı mutfakta paylaşmanın gururunu yaşadım. Festival boyunca “fermente filmler”, “Anadolu mutfağında kültürel mirasın izleri” ve “Türkiye’yi nasıl anlatıyoruz? Gastronomi, sanat ve küresel algı mücadelesi” gibi zihin açıcı pek çok oturumu takip etme fırsatı buldum. Ancak tüm bu tartışmaların odağında yer alan ve modern dünyada kentlerin geleceğini şekillendiren en dinamik başlık şüphesiz şu: “Şehirler kendini dünyaya nasıl anlatır ve nasıl tanıtır? (Gastrodiplomasi)”
İşte bu değerli söyleşilerden, sinemanın gücünden ve gastronominin diplomatik dilinden süzülen festivalin kapsamlı bir özeti ve geleceğe bıraktığı izler:
1. GASTRODİPLOMASİ: YUMUŞAK GÜCÜN EN LEZZETLİ HALİ
Gastrodiplomasi, bir ülkenin ya da şehrin kültürünü, mutfak mirası aracılığıyla küresel arenaya taşıması ve bir “yumuşak güç” (soft power) unsuru olarak konumlandırması anlamına geliyor. Festivaldeki oturumlarda sıkça vurgulandığı üzere, artık devletler veya kentler kendilerini sadece ekonomik ya da siyasi başarılarıyla değil, tabağa koydukları hikayelerle, korudukları yerel tohumlarla ve mutfaktan yükselen kültürel kimlikle dünyaya anlatıyor. Yemek, sınırları ve dilleri aşan en doğrudan iletişim aracı. Bir şehri tanımak, onun sofrasına oturmakla başlar. Bunu başaran en güzel şehirlerden biri hiç şüphesiz Bangkok. Katılımcılar, Thai select ve bu kalite, özgünlük sertifikasının öneminden bahsettiler.
2. SİNEMA, KÜRESEL ALGI MÜCADELESİ VE ORTAK HAFIZA
“Türkiye’yi dünyaya nasıl anlatıyoruz?” sorusu, festivalin en öz eleştirel ve vizyoner tartışmalarından biriydi. Sanatın ve özellikle sinemanın, küresel algı yönetimindeki rolü yadsınamaz. Bir filmin sahnesinde tüten bir yerel yemeğin kokusu, bir belgeselde anlatılan kadim bir mutfak ritüeli, izleyicide sadece bir açlık hissi değil, o coğrafyaya karşı derin bir merak ve aidiyet bağı kurar. Sinema ve gastronomi, şehirlerin kendilerini dünyaya ezber kalıplarla değil, yaşayan, üreten ve köklü geçmişi olan merkezler olarak tanıtmasının en estetik yolu. İnsanlar sırf o filmlerde gördüğü ürün için o ülkeye veya şehre seyahatini kurguluyor. Örneğin, Amalfi ve orada yetişen limonları tatmak gibi.
3. ANADOLU’NUN KÜLTÜREL MİRASI VE FERMENTASYONUN FELSEFESİ
Festivalin “Anadolu mutfağında kültürel mirasın izleri” ve “fermente filmler” oturumları aslında gastrodiplomasinin hammaddesinin ne olduğunu bizlere hatırlattı. Anadolu, binlerce yıllık bir birikimin, katman katman birikmiş bir kültürel mirasın beşiği. Tıpkı malzemenin zaman içinde olgunlaşıp derinleştiği “fermantasyon” süreci gibi sinema da bu toprakların hikayelerini sabırla, mayalayarak işlemeli. Bir şehrin kendini dünyaya doğru anlatabilmesi için öncelikle kendi köklerindeki bu mayayı, toprağını, insan hikayelerini keşfetmesi ve bunlara sahip çıkması gerekir.
Değerli okuyucumuz,
Bu haberin detayını Business Türkiye dergisinde bulabilirsiniz.





