“UYUMSUZLUK: HİÇ DÜŞÜNMÜYORLAR MI BÖYLE YAPARKEN?”
Kendi kendinize bu soruyu kaç kere sordunuz? Hatta kızdığınızı etrafınızdakiler anlasın diye sesinizi yükselttiğiniz oldu mu? “Hiç düşünmüyorlar mı böyle yaparken?” dediğiniz konu herneyse, büyük ihtimalle altında bir tasarım sorunu yatıyor. Tasarım deyince çoğumuz estetik temelli düşünürüz; bir ambalajın şıklığı, bir logonun çizgileri, bir sayfanın düzeni gibi. Oysa tasarım bunların çok ötesinde. Günlük hayatın en küçük ayrıntılarında karşımıza çıkan, normalde pek görünür ve fark edilir olmasa da hayatımızdaki etkisi son derece büyük olan kararların tamamını kapsar. Bir kapının hangi yönde açılacağı, merdiven rıhlarının yüksekliği, elektrik düğmesiyle prizlerin nerede olacağı, otobüs durağının konumu, metronun nerede duracağı, telefon tuşlarının ebadı ve yerleşimi, asansördeki alarm butonunun işaretlemesi, yeri ve yüksekliği… Bunların hepsi birer tasarım kararı. Bu kararlar yalnızca nesneleri değil, hayatın ne kadar kolay ya da zor yaşanacağını da doğrudan etkiler. Şimdi günlük hayatınızda karşılaştığınız benzer durumları düşünün bana hak vereceksiniz. Hele bir de çocuklar, yaşlılar ve engelliler açısından baktığınızda… Liste uzar gider. İşte tam bu noktada tasarımın aslında kimin için iyi (inclusion), kimin için sorunlu (exclusion) olduğunu fark etmeye başlarız.
Kat Holmes, ”Mismatch: How Inclusion ShapesDesign” adlı kitabında bir tasarım yüzünden sorun yaşayanlara odaklanıyor ve bu tür durumları “mismatch”, yani uyumsuzluk olarak adlandırıyor. Microsoft’ta kapsayıcı tasarım ekibini kurarak bu yaklaşımın yaygınlaşmasına öncülük eden Holmes, bugün farklı kurumlarla yürüttüğü çalışmalar sayesinde kapsayıcı tasarımı birçok endüstride yol gösterici bir yöntem haline getirdi. Kitapta kendi deneyimlerini farklı hikayelerle birleştirerek dışlanmanın nasıl döngüsel hale geldiğini gösteriyor. Çok net biçimde şunu görüyoruz: Toplumsal alışkanlıklar, tasarımları şekillendiriyor, tasarımlar da alışkanlıkları yeniden üretiyor.
SİZ DE BİR TASARIMCISINIZ!
Holmes’un önerdiği üç temel yaklaşım var: İlki, dışlamayı (exclusion) fark etmek. Çoğu zaman kendi bakış açımızın dışına çıkmadığımız, hatta çıkamadığımız için kimin dışarıda kaldığını göremiyoruz. Oysa kapsayıcılık tam da bu kör noktaları fark etmekle başlıyor. İkinci adım, çeşitlilikten öğrenmek. Farklılıkları sorun olarak nitelendirmek yerine, yeni çözümlerin kaynağı olarak görmek gerekiyor. İnsanları dinlemek, farklı deneyimleri anlamaya çalışmak kapsayıcı tasarımın en güçlü yollarından biri. Üçüncü adım ise bir kişinin ihtiyacına uygun geliştirilen çözümü daha geniş kitlelere yaymak. Örneğin, tekerlekli sandalye için yapılan bir kaldırım rampasından bebek arabası kullananlar, valiz taşıyanlar hatta bisikletliler de yararlanır. Altyazı işitme engelliler için zorunlu ama kalabalıkta mobilden video izleyen herkes için büyük kolaylık sağlar. Elleri dolu bir kullanıcıya yardımcı olması için geliştirilen sesli komutlar, zamanla mutfaktan atölyeye, araçtan ofise kadar pek çok ortamda işlev kazanır. Günlük hayatımızda bu örnekleri çoğaltmak mümkün. Önemli olan, sorunun farkında olmak ve çözmek için somut bir gayret göstermek. Bizim #mutluetmutluol felsefemiz de bu farkındalığı diri tutmayı amaçlayan bir hayat yaklaşımı.
Kapsayıcılık, nezaketen üstlenilecek bir mesele değil. Daha iyi ürün ve hizmet üretmenin, toplumsal katılımı artırmanın ve yeni alanlar açmanın yolu. Tasarımı bu açıdan düşündüğümüzde aslında hepimizin her gün sayısız karar aldığını fark ederiz. Kimi zaman bir ürünü nasıl sunduğumuzla, kimi zaman bir süreci nasıl kurguladığımızla, kimi zaman da yalnızca “bunu kim kullanacak?” sorusunu sorup sormadığımızla… Küçük gibi görünen bu kararlar, birilerini sessizce içeri davet ederken başkalarını aynı sessizlikle dışarıda bırakabilir. İşte bu yüzden tasarım yalnızca teknik ya da estetik bir faaliyet değil, doğrudan insanla, adaletle ve sorumlulukla ilgili bir mesele. Biz günlük işlerimizde hangi uyumsuzlukları fark edebiliyoruz? Aldığımız kararlar kimleri kapsıyor, kimleri dışarıda bırakıyor? Tasarımcıların ve aslında karar vericilerin gücü tam da buradan gelir. Topluma temas eden sistemleri tasarlayan insanlar, fiilen kimin dahil edileceğine ve kimin dışarıda kalacağına karar verir. Bir sistemi tasarlarken yapılan hatalar yalnızca bireysel hayatları değil, ekonomik büyümeyi ve sosyal refahı da olumsuz etkileyebilir. Bu durum dijital çağda çok daha kritik hale geliyor. Bugün pazarlamacılardan, mühendislerden ve tasarımcılardan milyonlarca, hatta milyarlarca insana ulaşacak çözümler üretmeleri bekleniyor. Bu ölçekte düşünüldüğünde, küçük bir dışlayıcı hatanın bile devasa olumsuz sonuçlara yol açabileceğini görmek zor değil. Ama işin güzel tarafı şu: Bazen tasarımdaki tek bir küçük dokunuş, tahmin edilenden çok daha fazla insana değer katabiliyor.
Holmes, korkuya dikkat çekiyor: Yanlış kelime kullanmak, mükemmel çözümü bulamamak ve kaynakların yetersizliği. Oysa yapılması gereken net: Dışlamayı tetikleyen önyargılardan uzak durmak, farklılıkları incelemek ve öğrenmek. Ardından çözümü hayata geçirip herkese yaymak.
PRENSİBİMİZ: ”OYNAYAMAZSIN DİYEMEZSİN”
Öğretmen Vivian Gussin Paley, ”You Can’t Say You Can’t Play” kitabında bu kuralı anaokulu öğrencilerine uygulatıyor. Sürekli dışlanan çocukların büyüdüklerinde en sevimsiz ama en unutulmaz okul anılarının “reddedilme anıları” olduğu ortaya çıkıyor. Çünkü çocuk için okul, kamusal hayata atılan ilk adım. Oyun sırasında ya da bir grubun parçası olurken kabul görmek, her çocuk için temel bir ihtiyaç. Ben de okul yıllarımda çoğu zaman sistemin dışladığı bir öğrenciydim. Çünkü öğretilenlerin bir kısmı aklıma yatmıyor ve benimsemekte zorlanıyordum. Anlayacağınız, dışlanma rastgele bir durum değil. Çocuk oyunlarının içine işleyen bu deneyim, yetişkinlikte iş yerinden kamusal alanlara kadar hayatın her noktasında kendini yeniden üretir.
DEČİŞİM İÇİN BİR ÇERÇEVE
Hayatta kapsayıcı ya da dışlayıcı davranmak herkesin elinde. Kuralları bize bildirecek tek bir otorite yok. Bunun farkında mıyız? Ne yapacağımızı gerçekten biliyor muyuz?
Tasarım bir amaç için yapılır. Tasarımın doğasında, birinin bu çözümden nasıl faydalanacağını düşünmek var. Bir tasarımın başarılı sayılabilmesi için ondan faydalanan kişinin, tasarımın amacına ulaştığını onaylaması gerekir. Erişilebilir kent tasarımcısı Dr.Victor Pineda’nın sözleri bu açıdan son derece çarpıcı: “Kapsayıcı tasarım, kendinizden tamamen farklı insanlarla etkileşime girmektir. Hayal gücünüzü ve mümkün olanın sınırlarını genişletir. Dalga ve çarpan etkisi yaratır. İnsanı ve toplumu dönüştürür. Çünkü tasarımcı toplumun daha önce görünmez olan insanları görmesini sağlar.”
Değerli okuyucumuz,
Bu haberin detayını Business Türkiye dergisinde bulabilirsiniz.






