“AÇIK İLETİŞİM”

Neden mi söz ediyorum? İletişim… İletişim denildiğinde hepimizin aklında bir dolu kavram şekilleniyor. Bir avukat ve aynı zamanda bir ilişki mentoru olarak benim temel konum insanlar arası iletişim. İş yaşamımda temel konum, doğru kişilerin doğru iletişim kurması ve doğru iletişimde kalması üzerine kurulu. Tahmin edebileceğiniz üzere konu insan olunca, her zaman “doğru” diyebileceğimiz bir ayarda kalmak mümkün olmuyor. Tabii bunun birçok nedeni var. Olabildiğince doğru kurulacak ve yürütülecek iletişimin hayati önem taşıdığını düşünüyorum. İnsanlar doğdukları andan itibaren ruhsal ve fiziksel ihtiyaçlarını gidermek için ilk olarak iletişim kurmaya muhtaç. Sonrasında da sosyal çevrelerinde mutlu ve sağlıklı bir hayat sürmek için iletişim becerilerini geliştirmek zorunda. Yaşadığımız çağda, teknolojinin bizi getirdiği noktada iletişimin giderek daha da zorlaştığına şahit oluyoruz. Özellikle günümüz şehir insanının zamanı çok kısıtlı. Günlük yaşamımız içinde hem zaman kısıtlı hem de daha pratik olunması nedeniyle diğer insanlarla iletişimimizin büyük bir bölümünü sohbet uygulamaları üzerinden mesajlaşarak gerçekleştiriyoruz. Zaten yazı dilinin doğru iletişim için yeterince açık olmamasının üzerine bir de Türkçe’yi doğru kullanmama, harf ve kelimelerden tasarruf etme ve hiç düşünmeden yazılmış mesajları da eklersek ne kadar çok iletişim kazası yaşadığımızı tahmin etmek hiç de zor değil. Bir de bunun üzerine son yılların moda akımı olan emojilerle mesaj iletme çılgınlığını da sayarsak, çoğu zaman kimse kimseyi anlamıyor diyebiliriz. Bazen sizin herhangi bir duygu ya da düşünceyi temsil etmesi adına gönderdiğiniz bir emoji, karşı taraftan “Teşekkür ederim”, “Özür dilerim”, “Hiç önemli değil”, “Estağfurullah”, “Minnettarım” gibi farklı anlamlarda algılanmaya açık oluyor. Yani duruma göre yorum size kalmış. Tabii ki söz konusu farklı duygu ve düşünceleri ve aynı zamanda farklı altyapıları barındıran insanlar olunca iletişim kazalarını sıfıra indirmek mümkün değil. Ama ortak bir akılla bu kazaları olabildiğince azaltmamız mümkün. Özellikle de kendi açımızdan. Bana göre bunun tek bir yolu var: “Açık iletişim” becerimizi geliştirmek. Danışanlarımla yaptığım seanslar sırasında açık iletişimden söz açıldığında, çoğu zaman kişilerin açık iletişimi açık açık konuşmak zannettiklerini fark ediyorum. Elbette ki bir şeyleri açıkça söyleyebilmek kendi düşüncelerimizi ortaya koymak adına çok önemli. Ama bu, açık iletişim kavramı için son derece yetersiz. Çünkü buradaki açık iletişimden kastım, bir durumu karşı tarafa, sebep-sonuç ilişkisiyle birlikte ve duyguları da işin içine katarak aktarabilmek. Yani biriyle açık iletişim kurmak istiyorsanız, açıkça söylediğiniz şeylerin içine duygularınızı ve size göre sebep-sonuç ilişkisini de ekleyerek anlatabilmek çok önemli. Bunu yaparken konu her ne kadar gerilimli olsa da sakinliği ve nezaketi de hatırlamalıyız. Biraz karışık görünüyor, öyle değil mi? Ama emin olun biraz pratik ile günlük yaşamınıza daha çok açık iletişimde olmayı yerleştirdiğinizde, son derece doğal ve otomatik bir hal almaya başlıyor. Bence açık iletişim, herkesle olan iletişimimizde bize gerekli olan bir anahtar. Özel ilişkilerimizde, iş ilişkilerimizde, tüm sosyal çevreyle hatta çocuklarımızla olan iletişimimizde de aynı kurallar geçerli. Örneğin çocuğunuzun herhangi bir şeyi yapmamasını istiyorsunuz, o ise bu düşüncenize karşı direniyor ve ısrarla yapmak istiyor. Bunu yapmamasını açıkça söyleyebilirsiniz. Hatta kızabilir, sesinizi yükseltebilir, yaptırımlar koyabilir, korkutabilirsiniz. Genelde işe yaramaz. Statü gereği sözünüzü dinlemek zorunda kalsa bile ebeveyn-çocuk ilişkisi açısından aranızdaki mesafe açılabilir. Yapmamasını istediğiniz şeyi neden istemediğinizi, yaparsa ne olacağını, yapmazsa ona ne fayda sağlayacağını sakinlikle anlatabilmeniz gerekebilir. Yani sebep-sonuç ilişkisini ortaya koymak çok daha iyi olacak. Ayrıca yapmamasını istediğiniz şeyi yaparsa sizin ne hissedeceğinizi, sizi bu konuda gerçekten endişelendiren şeyin ne olduğunu açıklamak da çok büyük katkı sağlayacak. Yani işin içine duyguları da katmak… Eğer bir çatışma ortamında değilseniz, açıkça ifade ettiğiniz şeylerin içine sebep-sonuç ve duygular da girdiğinde karşı tarafın çok fazla direnme şansı kalmayacak. Her ne kadar iş dünyasında duygusallığa fazla yer olmasa da aynı formülü iş ilişkilerinize de uygulamanız son derece mümkün. Özellikle benim temel konum olan ikili ilişkilerin olmazsa olmazı, olabildiğince açık iletişim kurabilmek.

Değerli okuyucumuz,

Bu haberin detayını Business Türkiye dergisinde bulabilirsiniz.