“ALLODOKSAFOBİ: HAKLI OLMAK MI, AÇIK FİKİRLİLİK Mİ?”
Hoş bir sohbetin ortasındasınız; karşınızda uzun yıllardır tanıdığınız, yakın çevrenizden biri otu-ruyor. Havadan sudan konuşuyorsunuz, sonra konu yakın zamanda gündemde olan bir hususa geliyor ve karşınızdaki sizin çok önemsediğiniz kişi bu konudaki görüşlerinizle tamamen karşıt sözler sarf etmeye başlıyor. Anlatacakları henüz bitmese bile siz farkında olmadan geriliyorsunuz, sık nefes almaya başlıyorsunuz ve kalbiniz hızla çarpıyor, kaşınız kalkıyor. Aklınızdan neler geçiyor? Karşı tarafı dinlemektense lafa neresinden, nasıl karışacağınızı, hangi kanıtı öne süreceğinizi, argümanlarını nasıl çürüteceğinizi ve haklı çıkmaya çalışırken nasıl davranacağınızı tasarlıyorsunuz. Bu anı yaşadığınız gibi çevrenizde de bu sahneye tanık olmuşsunuzdur. Hep aynı gerginliği yaşıyorsunuz, aynı savunma refleksi otomatik biçimde devreye giriyor. Hollandalı filozof Lammert Kamphuis’in “Verslaafd aan ons eigen gelijk: Pleidooi voor perspectivistische lenigheid” yani “Karşıt Fikirlerden Korkmak: Allodoksafobi: Haklı Olma İhtiyacından Açık Fikirliliğe” adındaki kitabı bu mekanizmayı açıklıyor. Yazarın tezini ve öyküsünü tamamen kendi kişisel deneyimlerinin üzerinden kurguladığı kitap iki kısma ayrılmış. İlk dört bölümde haklı olma ihtiyacının nereden geldiğini, neden bağımlılık denecek kadar derinleştiğini, sonraki dört bölümde ise zihni esnek tutmaya yarayacak felsefi pratikleri aktarıyor.
DÜŞÜNMEK ZOR DİYE SÜRÜYE Mİ KATILALIM?
Aptallar kendilerinden emin ama bilgeler şüpheci! Hollandalı filozof Lammert Kamphuis, çocukluğunu ve gençliğini gereformeerdvrijgemaakt denilen kapalı ve Ortodoks bir dini cemaat içinde geçirmiş. Yaklaşık 14 yıl önce bu cemaatten ayrılmış. Cemaatin Hollanda genelinde 120 binin üzerinde mensubu var. Kendi ilkokulları, liseleri, mesleki okulları, üniversiteleri, gazeteleri, parlamentoda kendi siyasi partileri bulunuyor. Yazar bu dünyayı kitabın açılışında şöyle tarif ediyor: ”Ben siyah beyaz bir dünyadan geliyorum, orada grinin hiçbir tonuna yer yok.” Cemaatte İsa’nın “Benden yana olmayan bana karşıdır” sözü çocukluktan itibaren herkesin aklına kazınıyor. Cemaatten ayrılan birinin ailesinin onu bundan sonra düşman olarak görmesi olağan bir durum. Nitekim yazarımız da sonunda çirkin ördek yavrusu oldu.
Lammert 18 yaşına geldiğinde papaz olmaya karar veriyor. Birkaç yıl ilahiyat okuduktan sonra inanmayanları daha iyi anlayıp onları Tanrı’nın yolunda yürümeye ikna edebilmek için felsefe öğrenmeye başlıyor. İlk felsefe dersi üç saat sürüyor. Dersin sonunda hocanın o gün tartışılan sorulara cevap vermediğini fark ediyor. Sonraki haftaki derste cevapları söyleyip söylemeyeceğini sorduğunda hocadan aldığı yanıt kafasında kurduğu dünyayı sorgulamasına neden oluyor: ”Biz burada cevap vermekten çok soru sormayı önemsiyoruz.” Yazar dini temellere sıkı sıkıya bağlı yaşadığı dünyasından çıktığında ona sanki dış dünya daha esnekmiş, daha fazla nüans barındırıyormuş, karşıt fikirliler yan yana durabiliyormuş gibi geliyormuş. Halbuki bugün kendisi, ”Günümüz toplumu bana giderek daha fazla kilise geçmişimi hatırlatıyor” diyor. Cemaatten ayrılırken aradığını modern toplumda da bulamamış. Gelin kendisine bunları hissettiren manzaraya birlikte bakalım:
Hollandalı filozof Lammert Kamphuis, buna sebep olarak siyasi iklimi gösteriyor. Hollanda’da siyasetçilere yönelik bir tehdit yaşandığında bir grubun bunu koşulsuz kınayacağı, başka bir grubun ise kınamasını mutlaka bir bağlamla yumuşatacağı önceden bilinebiliyor. Toplum kamplara ayrılmış. Artık aidiyet benliğin önüne geçmiş.
Kitapta dikkat çekici bir örnek var. Yazarın danışmanlık verdiği bir Hollanda kurumu, evden çalışma politikasını bir yıldan uzun süredir tartışıyormuş. Senaryolar masaya konmuş, lehte ve aleyhte argümanlar uzun uzun dinlenmiş ama bir karara varılamamış. Mesele teknik bir yönetim sorunu olarak duruyor ancak altta başka bir mevzu yatıyor. Hangi seçenek tercih edilirse edilsin kurum içinde bir kamp memnun olacak, diğeri savaşa hazırlanacak. Hal böyle olunca yöneticiler de kararı sürekli erteliyor. İşin sonunda işe yarayacak olan politikayı belirlemenin yerini, hangi grubu karşılarına almayı tercih edeceklerini seçmek alıyor. Yazar bu noktada “allodoksafobi” kavramına başvuruyor. Karşıt ya da farklı fikirlerden duyulan korkuyu ifade eden bu kavram, insanların kendilerinden farklı düşünenlerle gerçek bir tartışmaya girmek yerine onları hızla belli bir gruba ya da kampa dahil ederek etiketleme eğilimini anlatıyor. Böylece tartışılan fikrin kendisinden çok o fikri kimin ve hangi taraftan söylediği önem kazanıyor.
Yazar bunu somutlaştırmak için Hollanda’dan farklı raporları peş peşe örnek gösteriyor. İlki Hollanda Sosyal ve Kültürel Planlama Bürosu’nun 2023’te yayımladığı korona dönemini değerlendiren rapor. Burada kuşku duyan vatandaşların kamu kurumları ve medya tarafından komplo teorisyeni olarak etiketlendiği belirtilmiş. Halbuki o dönemlerde virüs hakkında bilim insanlarının bizzat kendileri de pek çok belirsizlikle uğraşıyordu. Raporda, gelecekteki krizlerde siyah beyaz anlatının yerini daha çok sesliliğin alması gerektiği, neleri bildiğimizin, neleri henüz bilmediğimizin ve hangi konuların bilimsel olarak belirsizliğini koruduğunun şeffaf biçimde aktarılması öneriliyor. İkincisi istihbarat servisi AIVD’nin 2021 yılı raporu. Bu raporda demokrasiye yönelik ciddi bir tehlikeden söz ediliyor. Politikacılar, bilim insanları, gazeteciler, polisler, hakimler ve farklı düşünen herkes hakkında düşmanca düşünmenin sıradanlaşmasından bahsediyor. Servis bu eğilimin Hollanda’yı içeriden bölme potansiyeli taşıdığı uyarısını yapıyor. Çünkü mesele vatandaşların birbirine nasıl baktığıyla ilgili. Hollanda’da konuşma kültürü sertleşmiş, farklılıklara tahammül azalmış; karşıt fikir taşıyanlar giderek belli kamplarla özdeşleştirilip, fikirlerinin içeriğinden çok hangi tarafta görüldüklerine göre değerlendirilir hale gelmiş.
Değerli okuyucumuz,
Bu haberin detayını Business Türkiye dergisinde bulabilirsiniz.





